Gece Kelebeği

25/3/2008 - kurtuluş = MARKSİZM

Marksizm

Marksizm

Proletarier aller Länder, vereinigt Euch!

Marksizm, " bilimsel sosyalizm" olarak bilinen ideolojinin kurucu isimlerinden Karl Marx'ın görüşlerini temel alan öğretinin genel adı.
Marksizm bir öğreti olarak siyasal, ekonomik ve felsefi bir bütünlük içerir.

Marksizm, ideolojik alanda, esas olarak sınıflar savaşımı teorisini ortaya atan ve bu savaşımın zorunlu sonucu olarak proletarya diktatörlüğüne ve oradan da toplumsal eşitlik ve özgürlük dünyası komünizme varılacağını öngören bir öğreti olarak tanımlanır.

Marksizm, 19. yüzyılda kendi açılarından zirveye ulaşmış olan üç düşünsel kaynaktan beslenmiştir: İngiliz ekonomi-politiği, Alman felsefesi ve Fransız sosyalizmi. Bu üç bileşen, Marx ve Engels tarafından yoğun bir entellektüel ve siyasal eleştiriden geçirilerek eşit ve özgür bir insanlık ütopyasının yaşama geçirilmesinin teorisi ve pratiği olarak Marksizm'de erimiş ve dönüştürülmüştür. Marksizmin farklı varyantları söz konusudur. Bununla birlikte, tarihin sınıf mücadeleleri tarihi olduğu, sermaye düzeninin kaynağında ücretli emek sömürüsünün bulunduğu, işçi sınıfının kendini kurtarabilmek için, bünyesinde şekillendiği toplumsal-iktisadi sistem olarak sermaye düzenini lağvetmek zorunda olduğu ve kendi bağımsız partisiyle bunu yapacak asli toplumsal unsur olduğu, şeklindeki önermeler, Marksizmin temel önermeleri olarak değerlendirilebilir. Bu temel önermelere verilen ağırlıklardaki farklılaşmalar ya da başka toplumsal-siyasal-ideolojik konumlardan beslenen önermelerin kurama eklemlenerek öne çıkarılması, Marksizmin varyantlarını şekillendirir. (Örneğin toplumsal dönüşüm sürecinde işçi sınıfının merkezi önemine karşılık -sınıf yerine- farklı toplumsal kesimlere siyasal bir önderlik atfedilmesi (öğrenci hareketine, kadın kareketine merkezi bir önem atfedilmesi), "siyaset"in ağırlığının "kültürel alan" ile ikame edilmeye çalışılması, sınıf uzlaşmacılığı vb. "Yeni Sol" ya da "Batı Marksizmi" varyantını şekillendirir. Özellikle 2000'li yıllardan itibaren yaşanan dünya-siyasal ve dünya-tarihsel gelişmeler, işçi sınıfının merkezi rolünü zayıflatan her açılımın, Marksizm'den uzaklaşmak anlamına geldiğini, 2. Dünya Savaşı sonrasında gelişen "yeni toplumsal hareketler"in Marksizm'e eklemlenme girişimlerinin -örnek için bkz. 1968 hareketliliği-, kah emperyalizmin yürüttüğü ideolojik manipülasyona alet olduğu, kah farklı sınıfsal konumların -örneğin orta sınıflar- çıkarları ile belirlendiğini ortaya koymuştur.)

Metodolojik açıdan Marksizmin bir tanımı da, aynı zamanda Marksist felsefi düşüncenin tanımlamasını da veren ve bilimsel bir yöntem olarak sunulan diyalektik materyalizmdir. Marx diyalektiği Hegel'den almış, onu materyalizm temeline oturtmuş ve kendi ifadesiyle, Hegel'in başaşağı duran yöntemini ayakları üzerine doğrultmuştur.Diyalektik materyalizm bu bileşimin bir ürünüdür.Marx, Feuerbach'ın materyalizmini eleştirmiş ve Feuerbach, dinsel özü, insan özüne indirger.Ama insan özü,tek tek bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir.Bu öz aslında toplumsal ilişkiler bütününüdür.demiştir. Diyalektik materyalizmin toplumsal-tarihsel alana uyarlanmasıyla da ortaya yeni bir paradigma "tarihsel materyalizm" çıkmıştır.Birçok sosyal bilimci çalışmalarını bu paradigma temelinde yapılandırmıştır.

Diyalektik ve tarihsel materyalizm sayesinde, insanlık tarihinin başlangıcından itibaren açıklanması ve özellikle sınıflı toplumun kuruluşu, ilkel komünal toplumdan komünizme gelişmesi ve varacağı aşamaların maddi toplumsal yapıdan çıkarılması amacıyla çalışmalar yapılmıştır. Bu toplumsal-tarihsel gelişme temelde maddi bir süreçtir, yani her tür iradeden bağımsız olarak, kendi iç yasaları gereği bu süreç ilerlemektedir. Bununla birlikte Marksizm'de iradenin yadsındığı söylenemez, aksine belirgin bir sekilde iradeye yer verilir. Bu irade bireylerin ya da belirli bir gurubun iradesi değil, işçi sınıfının iradesidir. Burada Marx'ın teorisi, toplumsal maddi koşullar ile işçi sınıfının iradesinin çakışmakta olduğunu öne sürer. Bu şekilde Marx, kapitalist toplumsal yapının çözümlemesine, maddi çelişkilerinin ortaya konulmasına ve bunların değiştirilmesinin yöntemlerinin bulunmasına yönelir. Çünkü, Marksizmin düsturlarından ilki, aslolanın dünyayı anlamak değil onu değiştirmek olduğudur.

Marksizm siyasal, toplumsal ve kuramsal/felsefi alanda son iki yüzyılın ana akımlarından birisi olmuştur. Ekonomiden siyasete, ideoloji teorisinden edebiyat kuramlarına, bilim felsefesinden estetiğe kadar pek çok alanda Marksizm önemli bir çığır açmıştır. Bu eğilimlerin başat özellikleri ise, materyalizmde ısrar ve mevcut olanın eleştirisi olarak belirtilebilir. Gerçi Sovyetler Birliği gibi bazı örneklerde, Marksizm'in, mevcut olanın savunulması konumuna geçtiği iddia edilmiştir, ama bu iddialara karşın, sosyalizmin pratiği, barış, kardeşlik, eşitlik, aydınlanma, kamuculuk, dayanışma gibi 1917 Ekim Devrimi'yle birlikte işçi sınıfına malolmuş toplumsal/siyasal/ideolojik değerlerin yaşama geçirilimesiyle, SSCB'deki "marksizm"in de, eksik ve boşluklarına rağmen, aslında muhafazakarlık değil, insanlığın gelişmesinde rol oynamaya devam ettiğini bugunden bakınca anlaşılır hale getirmiştir.

Bu bakımdan Marksizm yalnızca Marks ve Engels gibi teorisyenlere ya da Lenin ve Mao gibi Marksist siyasetçilere ait bir şey değildir; aksine, Marksizm, Marksist düşüncenin doğumundan bugüne kadar, teorik ve politik alanda Marksist olarak etkinlik gösterenlerin tümünü kapsamaktadır.


Ana Kavramlar

Marksizm, sanayi devrimi dönemi ve işçi sınıfının ortaya çıkışıyla bir çağa damga vurdu. Dayandığı kitle proletarya idi. Karl Marx, proletaryanın mücadelesini politik bir mücadele haline getirdi, ekonomik indirgemeci değildi. Hukukun siyasete müdahil olduğunu söyledi. "Tarihin itkisi üretici güçlerdedir ve devleti sönümlendirecek olan proletaryadır" dedi. Manifesto'da Avrupa'da dolaşan komünizm hayaletinden bahsetti. 'Söyledim ve ruhumu kurtardım' dediği gerçekler şunlardı: Yabancılaşma, bireyin ezilmesi, sınıflı toplumdan sınıfsız topluma geçiş, üretim araçlarının hakimiyeti, tarihsel maddecilik, temel üstyapılar, bilinç, üretim, praksis, kapitalizm.

Her tarihsel düzenin kendi yasaları vardır. Burjuvazinin kaba sömürüsü ve sermaye birikimi, emeğin özgürleşmesi önündeki en büyük engeldi. Emek, yoksulluk ve açlık, insani düşmüşlük içindeydi. Komünizm, insanın özgürleşmesini hedefliyordu. Komünizmde insan bütün kısıtlardan kurtulacak, sabah balıkçı, öğlen marangoz, akşam filozof olabilecekti. Daha sonra bütün bunlar ütopyacılık olarak eleştirildi. Marx, eserlerinde emek-zaman, metafetişizmi, mülksüzleşme, ücret-kar, artıdeğer, kullanım değeri-değişim değeri, sınıf mücadelesi kavramlarını geliştirdi. Marx'a göre sınıf mücadelesi zorunlu olarak proletarya diktatörlüğüne götürecek ve sonra sınıflar ortadan kalkacaktı. Ancak, o, devrimi İngiltere'de beklerken, devrim Rusya'da oldu.

3 Enternasyonal düzenlendi. Birinci Enternasyonal'de anarşistler, İkinci Enternasyonal'de sosyal demokratlar, Üçüncü Enternasyonal'de komünist partiler hakimdi. Proudhon, işçinin devlet alanından çekilmesini savundu. Sosyal demokratlar, genel oy hakkı, sendikacılık, parti yoluyla devrimi savundular. Gramsci, hegemonya, tarihsel blok, rıza, sivil toplum kavramlarını araştırdı. Frankfurt Okulu tüketim, otorite üzerine tahliller yaptı. Marx'ın tekrar okumaları yapıldı, sol komünizm ve konsey marksizmi ortaya çıktı. Lukacs, şeyleşme ve özgürleşme kavramlarını inceledi. Althusser, ideolojik aygıtlar kavramını analiz etti. Avrupa komünizmi, Marksizmi kıta kültürüne eklemledi. Bütün bunlar teoricilik, sistemle bütünleşme, militanlıktan ılımlılığa doğru evrilen bir süreç izledi. Hatta Miliband gibi liberalizme, Poulantzas gibi kapitalist devletin özerkliğine vurgu yapanlar ortaya çıktı. Marksizm, totaliter rejimler üreten bir sistemdir görüşü yayıldı. İşçi sınıfı yeniden sorgulandı ve yeni toplumsal hareketler ortaya çıktı. Laclau ve Mouffe, devrime hayır demeye başladı.

Bu süreç göz önüne alındığında, Marksizm'in, işçi sınıfının iktidarı alması mücadelesinden uzaklaştıkça, Marksizm olmaktan çıktığı gerçeğine vurgu yapmak yerinde olur. 20. yüzyılın siyasal gelişmeleri, Marksist kuramcıların, siyasetle aralarındaki açının genişlediğini de göstermektedir. Bu açı, kimi özel/yerel gelişmelere karşın, dünya ölçeğinde bugün de "kabul edilebilir olan"ın ötesinde bir genişliktedir.

Günümüzde, özellikle (halen direnen Küba dışındaki) sosyalist ülkelerin çözülüşüyle birlikte, Marksizm'in tarihsel geçerliliğinin sorgulanması girişimleri, akademik çevrelerde ve "post-modernizm" olarak adlandırılan açılımlarla boyut kazansa da, teorik/entellektüel derinliği, yaşamı çözümleyebilme gücü ve toplumsal dönüşümlere kaynaklık edebilme potansiyeli açısından, (lehte ya da aleyhte) tüm siyasal-düşünsel konumlanışlarda etkisini gözlemlemek halen mümkündür ve eşit ve özgür bir insanlık ütopyasını gerçekleştirmek için insanlığın geliştirdiği en güçlü çıkışlardan biri olarak değerini ve önemini korumaktadır.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : MARKSİZM, KURTULUŞ

23/3/2008 - SAĞANAK

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : NEVRUZ, NEWROZ

18/3/2008 - GÖZLERİMİZİN İÇİNE BAKIYOR ÖLÜM

gözlerimizin içine bakıyor ölüm
A. Hicri İzgören-


Tüm ekonomik sosyal ve siyasal sorunların özünde, o toplum insanlarının dünyayı ve yaşamı algılama biçimleri gizlidir.
Hâlâ algılanmadı ne yazık ki; bir kimlik sorunu toplarla tüfeklerle, gaz bombalarıyla, operasyonla, harekatla çözülmez... Sorunun çözümü için iyi niyet gerekli… Empati gerek, şablonları kırmak, ezberleri bozmak gerek, inkardan ve imhadan vazgeçmek gerek…
Bunu anlayabilecek dirayetli devlet adamları yok ne yazık ki… Herkes bir şeylerden nemalanma peşinde, günü kurtarma derdinde… Ateş düştüğü yeri yakıyor, kimse anaların çığlıklarını duymuyor, görmüyor, dillendirmiyor.
Her iki taraftan da gencecik insanlar ölüyor… Kan ve can bu kadar ucuz değil… Olmamalı…
Düşünün bir kez, kardeş kardeşe karşı… Kardeşin biri asker, biri gerilla… Bu bir trajedi, bir dram…
Kamuoyu, şırınga edilmiş, dayatılmış düşünce biçimleri içinde görünür görünmez yasalarla denetim altına alınmış.
Halk olgu ve olayları yargılamadan bilinçsizce benimser duruma getirilmiş. Yalan yanlış bilgilerle manipüle edilmiş. Medyanın kaleminden, kara kutusundan kan damlıyor… Bu insanlığa yapılmış bir harekettir. İnsani değerler yerle bir ediliyor.
Halk, maruz kaldığı kuşatmanın mağduru olduğu gibi, sebebi de olmanın açmazı içerisindedir aslında. En masum talepleri bile suç sayan zihniyetin kamuoyu duyarlılığını ve zihinselini medyayı da yedeğine alarak oluşturduğu beyin yıkama çabaları, hiç eksik olmadı bu ülkede. İnsanı, bulunduğu grubun bir üyesi konumuna getiren bağların en önemli işlevi, ne yazık ki kişiye yapay bir güven kazandırmanın ötesine geçmiyor. Kendisine sunulanı irdelemekten, sorgulamaktan yoksun bireylerden oluşan toplumların varacağı bir menzil yoktur. Bu tür bir yapı hem tek tek bireylerin (aslında birey olmamış, özne olmamış demek gerekir) ve toplumların tarihi felaketler tablosundan ibarettir.

Önyargılarla hesaplaşmak
Önyargılar zihnimize belli sınırlar çeker ve bu sınır dışından söylenen her söze, her görüşe karşı çıkar. Bu tür davranışlar kişinin kişisel gelişimine set çeker ve belli düşüncelere belli cevaplar veren şablon fikirler meydana getirir.
Önyargılarımızı sorgulamaktan kaçınmak, kendimizden kaçmak anlamına gelir... Kendinden kaçış ise kabullenilmesi zor bir fatura koyar kişinin önüne. Daha tehlikeli olan da, yargımızı çürüten ve bizi onu değiştirmeye zorlayan daha sonraki tecrübelere rağmen o yargıda ısrarlı olmamız, gerçeği görmek ve kabul etmek istemeyişimizdir. Bu kabul ve isteği gerçekleştiremediğimiz sürece bireysel ya da toplumsal dünyamızda hayatı güzelleştiremeyeceğiz.
Zihnimizin yaralarla ve zehirle dolu olduğunun farkında olmazsak, bunları temizlemeye de başlayamaz ve acı çekmeye devam ederiz. Acı çekmekten aldığınız özel bir zevk yoksa, buna “Yeter artık!” diyebiliriz. Duygu ve düşüncelerimizi iyileştirmek ve farklı bir rüyaya dönüştürmek için bir yol arayabiliriz.
Burada çözümsüz olan konu, şu veya bu şekilde oluşmuş önyargılarımızı test etme ve doğruluğunu sınama imkanı bulamıyor olmamız iken, daha da kötü olanı, bu olanağı bulduğumuz durumda bile buna yanaşmıyor olmamızdır. Eğer bu bizde bir alışkanlık haline gelmişse, böyle bir düşünce tarzının paranoyak, bunun yaygınlaştığı toplumun da paranoya toplumu olduğu su götürmez bir gerçek.
Ne yazık ki sistem söz konusu olduğunda kendimizi çok çaresiz ve yetmez hissederiz. Oysa sistemin, gücünü bize benzer insanlardan aldığını pek düşünmeyiz. Bu noktada birçoğumuz çok ketum davranırız... Çaresiz kalırız, diretmeyiz. Oysa Jacop Rıss’ın bu anlardaki duruma ilişkin saptaması, bize bir referans olabilir: “Çaresiz kaldığım zamanlarda gider, bir taş ustası bulur seyrederim. Adam belki yüz kere vurur taşa ama değil kırmak, küçük bir çatlak bile oluşturamaz... Sonra birden yüz birinci vuruşta taş ikiye ayrılıverir... İşte o zaman anlarım ki, taşı ikiye bölen o son vuruş değil, ondan öncekilerdir.”

Asıl olan oyunu bozmaktır
Yaşanan hiçbir şey unutulmayacak. Bize her gün “Bu kadarı da olmaz” dedirtip daha beterini yapanlar, hayat gücümüzün sınırını zorlayanlar, bir gün hiçbir şey olmamış gibi davranamayacaklar. İnsanların hafızası unutsa da tarihin hafızası unutmayacak. Tüm kirli çamaşırları bir bir ortaya döküp gerçeğini yapacak. Yani yapanın yanına kâr değil, hiç tahmin edemeyecekleri kadar büyük bir zarar kalacak.
Yaşadığımız dingin bir sükunet hali değil, gerçek bir dilsizlik hali.
Onca önemsenmeyen, ayaklar altına alınan insani değerlerin karşısında bir an durup düşünmek, yaşam ve kendimizle yüzleşip hesaplaşmak gerekmez mi?
Evet, kural değişse de fark etmiyor... Asıl olan oyunu bozmaktır. Savaşın kahredici ortamına rağmen, hayata ve insan geleceğine dair kalbimizi sıkıştıran görüntülere rağmen umudumuzu yitirmememiz gerek… Kendine insanım diyen herkesin bu kirli savaşın karşısına dikilmesi gerek. Devletin kendi vatandaşlarını farklı düşünce ve görüşlerinden dolayı bastırma, inkar ve imha etmesi, ne devlete ne de topluma bir yarar getirecektir. Tarih bizlere, temel insan hakları için mücadele eden toplumsal uyanışın çağ dışı yöntemlerle, yasaklarla ve yasalarla bastırılamayacağını defalarca göstermiştir. Demem o ki; toplumu ve toplum hayatını kıskaç altına alan zihniyete karşı, uyanık ve uyarıcı olmak, cesur ve mücadeleci olmak zorundayız.
Her türlü fetişizmin karşısına ‘insani olan’ı koymak zorundayız. Ruhumuzun ve zihinselimizin dikenli tarlasında yalınayak dolaşan bir vicdan gerek bize. Topsuz-tüfeksiz bir dünya istiyorsak, bunun gerçekleşmesi için de Einstein’ın deyişiyle “savaş uğruna hiç karşı koymaksızın göze aldığımız özverileri, barış uğruna da göze almakla yükümlüyüz”!..

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : a.hicri izgören

14/3/2008 - NEWROZ

__canlının doğuracağı analık__

 

berfin bahar açmış
düşmüş dağlara
sarı
kırmızı
yeşil
sema bayrak olmuş
almış rengini bağrına

yanan ateş değil
newrozun buğusu
sıçrayan;
uyanış!
'ya zılgıtlar' diyeceksiniz
evet: yoldaş! ..

kawanın türküsü değil mi o çekiç
sesleri
sökerken şafağa eşlik eden
ağır ağır
kapanan baran değil mi
başaklara hayat veren alüvyondan
genç kızların yazması hangi gün
saklandı koyna
ya çaylar
neden böyle dinç, bugün;
neden duru
oysa dün görülmezdi çakıl taşları

berfin bahar açmış
düşmüş dağlara
şehirler arşa çıkıyor teriyle alev alev
şehirler sabaha...

ırak-acem
anadolu-Suriye
dört dağ
bir tanrı başlarında,
ışıl ışıl: med
Mezopotamya

berfin bahar açmış
düşmüş dağlara
dirilmiş
saklı değil kar altında 

başkaldırının bayramıdır bugün
kardelen bugün
bugün bahar
yüzünü yıkarsın ey! tabiat
marguez'in yağmuru
victor Jara'nın parmaklarında gitarının
yanan telleri
ses veriyor
perde perde
sağanak!

berfin bahar açmış
düşmüş dağlara
tırtıl kelebek
atla! atla!
gürleşen ateşten
toprağını yerden selamlayan kafkas kartalı
dumandır bu, şaşırmayan
dumandır katmer katmer kalkan
kardeşlik iklimine
bacası: SADAKAT...

(21.03.04)
f tipi hapishane EDİRNE

 

Adem Tok

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : newroz, piroz be, canlı, ana

10/3/2008 - EMEKÇİDİR 8 MART

8 mart dünya emekçi kadınlar günü ve tarihçesi ve Clara Zetkin

KADIN
Kimi der ki kadın
uzun kış gecelerinde
yatmak içindir.
Kimi der ki kadın yeşil bir harman yerinde dokuz zilli köçek gibi oynatmak içindir.
Kimi der ki ayalimdir.
Boynumda taşıdığım vebalimdir.
Kimi der ki hamur yoğuran.
Ne o, ne bu, ne döşek, ne köçek, ne ayal, ne vebal.
O benim kollarım, bacaklarım.
Yavrum, annem, karım, kız kardeşim hayat arkadaşımdır.
Nazım HİKMET

Kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olmak yolunda verdiği savaşın temsili başlangıcı 8 Mart 1857 yılında Amerika'nın New York kentinde tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadının düşük ücretlerini, uzun çalışma saatlerini ve insanlık dışı çalışma koşullarını protesto etmek için grevler yapması olarak kabul edilmektedir.

Bu olaylardan 52 yıl sonra Danimarka'nın Kophenhag şehrinde düzenlenen Kadın Sosyalist Enternasyonel toplantısında 8 Mart 1857 de New York'ta başlayan, kadınların haklarını kazanılması ve kadınların birlikteliği mücadelesinin her yıl Kadın Günü olarak kutlanmasını kararlaştırdılar.
Kadın hakları mücadelesinde 1975 yılı büyük özellik taşıyordu. Uluslararası Kadınlar Yılı olarak kutlandı. Bu yıl etkinlikleri içerisinde Birleşmiş Milletler 8 Mart gününü Dünya Kadın Günü olarak kutlamaya başladı. İki yıl sonra 1977 de, Birleşmiş Milletler genel toplantısında Kadın hakları, uluslararası barış günü olarak kabul edildi.
Bu kabulün altında iki temel neden açıklandı, Dünya barışının korunması, sosyal gelişim için ve temel insan haklarının kullanılması için kadınlarında eşitlik ve kendilerini geliştirmelerine olanak gereksinimi idi. Kadınlara eşit hakların verilmesinin Dünya barışını güçlendireceği kabul edildi.
Dünya Kadınlar Günü kadınlar açısından çok daha farklı bir gün günümüzde. Kadın haklarının kazanılmasında nerelerden başlandığını ve bugünlere nasıl gelindiğinin hatırlanması içinde özel bir gün. Bir çok gelişmiş ülkede kadın hakları çok ilerlemeler göstermiş olsa da, ülkemizde ve gelişmekte olan ülkelerde kadın hakları ne yazık ki istenen seviyelerden oldukça uzakta. Dünya Kadın Günü dünya kadınları arasında da bir dayanışma ve deneyim değişimi günü.
Dünya Kadınlar Günü ülkemiz içinde de kadın haklarının kazanılması, iyileştirilmesi için konunun gündeme gelmesinde de önemli bir gün. Kadın haklarının ülkemizde kullanımı ne yazık ki homejen bir dağılım göstermiyor. Kazanılan deneyimlerin, tüm ülke sathına yayılması için yılda bir gün olsa da Dünya Kadınlar Günü bizim için ayrı bir önem taşıyor.
Dünya genelinde kadın haklarında son yıllarda meydana gelen artış dahi bir çok gerçeği değiştirebilecek nitelikte değildir. Dünyadaki en fakir insanların büyük bir çoğunluğu kadın, dünyadaki eğitim almamış insanların büyük çoğunluğu yine kadınlar. Kadınlar bugün ülkemizde de erkeklere göre %25 50 oranında daha az ücretle çalıştırılmaktadırlar.
Bu gün bir Dünya Kadın Günü olmasını sağlayan tarihteki bazı önemli kilometre taşları ise şöyle:
1857 New York: kadınlar 12 saatlik günlük çalışma saatine, düşük ücrete karşı yürüyüşler yaptılar. Polis tarafından dağıtıldılar.
1908 New York: 15.000 kadın daha kısa çalışma saati, daha iyi gelir ve oy hakkı için yürüdü. Doğum izni istediler. Kullandıkları slogan "Ekmek ve Gül " idi. Ekmek yaşama güvencesi, karın tokluğunu, gül ise daha kaliteli yaşamı simgeliyordu.
1909 İlk Kadın Günü 28 Şubat ta kutlandı. Avrupa'daki kadınlar da Şubat ayının son pazar gününü Kadın Günü olarak kutladı.
1910 Clara Zetkin isimli bir Alman sosyalist kadın, kadın Sosyalist Enternasyonelinde Dünya Emekçi Kadınlar Günü olmasını önerdi ve kabul edildi.
1911 Kophenag kararından sonra ilk kez 19 Mart ta Avusturya, Danimarka, Almanya ve İsviçre de kutlandı. Yüz binlerce kadın ve erkek değişik aktiviteler yaptılar. Oy verme, seçme seçilme hakları yanısıra meslek edinme ve mesleki eğitim görme haklarını istediler.
Bu kutlamalardan 2 hafta sonra Triangel yangınında 140 kadın öldü. Bu olay Amerika çalışma kurallarını büyük ölçüde etkileyen bir yere sahiptir.
1917 Rus kadınlar " ekmek ve barış" için grev yaptılar. Yaşam koşullarının kötülüğünü protesto ettiler. Bu olay 8 Mart ta olmuştur ve daha sonra bütün Avrupa ülkeleri tarafından da kabul görmüştür.
1977 Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Kadın Hakları ve Dünya Barışı Günü olarak 8 Mart'ı kabul etti.

"HAYATIN OLDUĞU YERDE SAVAŞMAK İSTİYORUM."

Evet, korkmaktadır. Kadınların ve genç kızların çoğunun tanıdığı bir korku. Toplum önünde sesini yükselterek konuşmak: İşte bu olmamalıdır. Bir keresinde halka açık bir toplantıda konuşma sırası kendisine geldiğinde, o kadar dolu olmasına rağmen, sesini hafifçe yükselterek, konuşmaktan vazgeçtiğini söyler.

Eakat bu kez, Paris'te 1889'daki II. Enternasyonal'in kuruluş kongresinde ismi okunduğunda bu korkuyu yener, "Söz sırası yurttaş Zetkin'in". Başlangıçta tutuk, sonra gittikçe kendisinden daha emin ve daha akıcı bir dille, 32 yaşındaki Clara Zetkin ilk büyük konuşmasında kızların ve kadınların davasını temsil eder: Konuşma metninin başlığı, "Kadının kurtuluşu içiıV'dir. "Sosyalistler bilmek zorundadır ki; günümüzdeki ekonomik gelişmede kadınların çalışması bir zorunluluktur... Sosyalistler her şeyden önce bilmelidir ki, ekonomik bağımlılık veya bağımsızlık, sosyal kölelik veya özgürlükle ilintilidir.

"İnsan suretindeki her şeyin kurtuluşunu slogan edinmiş olanlar, insan cinsiyetinin bir yarısını ekonomik bağımlılıkla siyasal ve sosyal köleliğe mahkûm edemezler. İşçiler kapitalistler tarafından nasıl boyunduruk altına alınmışlarsa, kadın da erkek tarafından öylesine boyunduruk altına alınmıştır ve ekonomik özgürlüğüne kavuşmadığı sürece de öyle kalacaktır. Kadınların ekonomik bağımsızlıkları için en gerekli şart çalışmaktır...

"Kadın işçiler kadının özgürlüğünün ayrı değil, büyük sosyal sorunun bir parçası olduğundan tamamen emindirler. Bu sorunun bugünkü toplumda hiçbir zaman çözülemeyeceğinin, ancak toplumun köklü değişiminden sonra bunun mümkün olabileceğinin de bilincindedirler... Kadının özgürlüğü, tüm insanoğlunun özgürlüğü gibi, yalnızca emeğin sermayenin boyunduruğundan kurtulmasıyla olacaktır. Sadece sosyalist toplumda, kadınların işçiler gibi haklarının tam sahibi olması mümkündür."

Clara Zetkin sosyalist partilerde hakları için savaşmak isteyen kadına tercüman olmaktadır. "Erkeğin desteği olmadan," diye açıklar, "evet, hatta genellikle erkeklerin iradesine karşın, kadınlar sosyalist bayrak altına girmişlerdir... Fakat onlar şimdi bu bayrak altında duruyorlar ve burada kalacaklar! Burada özgürlükleri için, eşit haklara sahip insan olarak kabul edilmeleri için savaşıyorlar.

Sosyalist işçi partisi ile el ele yürüyerek savaşın tüm zorluğuna ve gerektirdiği özverilere katılmaya hazır oldukları gibi, zaferden sonra da elde ettikleri tüm hakları korumaya kesin kararlıdırlar." Paris kongresindeki bu konuşma sadece Clara Zetkin'in ilk büyük konuşması değildir. Bu konuşma uluslararası bir topluluk önünde cinsinin eşitlik hakları için savaş veren ve "Kadın ve Sosyalizm" konusunu gündeme getiren bir kadının tarihteki ilk konuşmasıdır. "Sanki kanat takmışım gibi geldi bana," der Clara Zetkin konuşmasını bitirdiğinde.

Onun tutkuyla dile getirdiği talepler yankısız kalmaz. Alman sosyal demokrasisi bir yıl sonra yeni programını bitirdiğinde bu programın içinde kadının ekonomik, siyasal ve hukuksal eşitliği de vardır. Bu konuda ilk dürtüyü yapan Clara Zetkin sonraki yıllarda parti toplantılarında, uluslararası kongrelerde ve parlamentolarda daha yüzlerce konuşma yapar.

"Yaşamın olduğu yerde savaşmak istiyorum" sloganı onun yaratışıdır. Bu noktaya nasıl varmıştır? Bu genç Alman kadın neden ille de Sosyal Demokrat Parti'ye katılmıştır? Bir köy öğretmeninin kızı olan Clara Eissner, Chemnitz yakınındaki Wiederau'da yetişir: Öğrenmeye hevesli, köy gençliğinin oyunlarında tartışmasız önder olan, eyleme susamış bir kız. Günün birinde babasının kütüphanesinde Papa'ya karşı ayaklanmaların bir hikâyesini bulur. Yakılmak için odun yığınları üstüne bağlı olduklarında bile inançlarından dönmeyen bu kadın ve erkeklerden çok etkilenmiştir.

"Onlardan, daha çocukken, insanın inancı uğruna ölmeye hazır olması gerektiğini öğrendim," diye anlatır hayatının sonunda. 1872'de Eissner ailesi Leipzig'e taşınır. Clara öğretmen olmak ister. Gerçekleşmesi kolay olmayan bir arzudur bu. Çünkü devlet o zamanlar kızların yüksek öğrenim görmesi ve kadın öğretmen yetiştirilmesi ile ilgilenmemektedir ve kadınlar kamusal eğitimin henüz her dalında çalışamamaktadır.

Kadın öğretmenlere daha ziyade el işleri dersinde ihtiyaç duyulmaktadır. Diğer dersler için bir kadının zihinsel yetenekleri yeterli görülmez... Fakat Clara daha fazlasını ister. Leipzig'de Auguste Schmidt tarafından yönetilen özel kadın öğretmenlik kursunda bir yer bulmayı başarır.

Kadınlar için kurulan ilk geliştirme okuludur bu. Eğitimde ve mesleki yaşamda kadın hakları için savaşan güçlü bir kadın olan Auguste Schmidt, kız öğrencilerinden titiz, sorumluluk duygusu içinde bir çalışma ister. Clara bu katı disiplinli okulun öğretmenine daima minnettar kalmıştır, "Onu yaşam için, mücadele için bana öğrettiklerinden dolayı saygıyla anıyorum."

Leipzig'deki kurs döneminde Clara, devrimci düşünceleri ve eylemleri yüzünden ülkelerinden sürülen ve şimdi Leipzig'de öğrenim gören bir grup Rus öğrenciyle tanışır. Onlardan sosyalizm ve komünizm kavramlarının ortaya çıktığı tartışmaları dinler. Karl Marx ve Friedrich Engels isimlerini ilk kez işitir. Clara sorular sorar ve Marx ile Engels'in yazdıklarını okumaya başlar.

Rus öğrencilerden biri olan Ossip Zetkin, Clara'nın en yakın arkadaşı ve dostu olur. Sık sık kendisini sosyal demokratların toplantılarına götürür. Genç kadının dinlediği her konferans onu mücadele veren işçi sınıfının düşünce dünyasına daha fazla sokar. Kursta öğretmenleri onu, "sosyalist düşünceleri savunduğunda rahatsız edici" bulurlar. Bitirme sınavlarını "pekiyi" ile geçer. Aynı yıl 1878'de Sosyalistler Yasası yürürlüğe girer. Bu yasa eyalet polis müdürlüklerine yerel sosyal demokrat cemiyetleri, sendikaları ve işçi eğitim cemiyetlerini yasaklama yetkisi vermektedir.

Birdenbire parti ve onunla birlikte tüm işçi örgütleri yasadışı olur, tüm yayınları yasaklanır. Clara Zetkin bu zaman içinde geçimini Leipzig yakınlarında bir çiftlik sahibinin yanında mürebbiyelikle sağlamaktadır, fakat partinin yasadışı çalışmalarına katılmaya devam eder.

1880'de Ossip Zetkin Leipzig'den sürülür: iki yıl sonra Clara onun ardından Paris'e gider. Evlenirler. 1883 ve 1885'te iki oğulları Maksim ve Kostya dünyaya gelirler. Kısa bir zaman sonra Ossip Zetkin ağır hastalanır. 1889'un Ocak ayı sonunda ölür.

Clara Zetkin yıllar sonra bir kız arkadaşına kocasının ölümünü yazarken, "Sanki benim hayatım da durmuştu," der; "o zaman sadece çocuklarım uğruna hayata geri döndüm; ve tam adını koyarsak, sosyalist devrim savaşçısı bir kadın olarak verdiğim uğraş sayesinde." Uğraşı: Clara Zetkin Paris'te sürgündeyken sürekli Alman ve Fransız işçi hareketleriyle ilgilenir ve bu sırada iki temel sorunla karşılaşır:

Sosyalist toplumda kadının yeri nerededir?
Sosyalistler kadınları nasıl uyandırıp mücadelenin içine çekebilirler?

Bu konuya ilişkin ilk büyük katkısını Paris'teki II. Enternasyonal'in kuruluş kongresinde yapar. Büyük bir halk topluluğu önünde düşündüklerini söyleme korkusunu yendiği anda, uluslararası kamuoyunun kapıları ona açılır.

Eylül 1890: Sosyal demokratlara karşı tedbir yasaları kaldırılır. Clara Zetkin iki çocuğuyla vatanına geri döner ve Stuttgart'ta yerleşir. Kadın işçilerin çıkarını kollayan Eşitlik adlı bir derginin kurucu ortağı ve yöneticisi olur. 25 yıl boyunca bu dergide Clara Zetkin'in elinden kalem düşmez.

İlk yılların Eşitlik dergisinin sayfalan çevrilirse, kadın işçi hareketi gelişiminin canlı tabloları görülür. O sayılarda kadının istismarının afişe edildiği makaleler vardır. Bu dergilerde jüt iplik fabrikasında bir kadın işçinin Bremen'de 14 fenikten 15 feniğe kadar saat ücreti aldığı okunur. Çoğu, haftada yalnız bir kez sıcak öğle yemeği yiyebilmektedir... İki, üç marka kadar haftalıklarla, fırınlanmış porselenleri fırınlardan dışarı çıkaran Saksonyalı kadınlar çok sıcak olduğu için sadece bir gömlek giymektedirler ve cereyanda kalıp hemen hepsi romatizma hastalığına yakalanırlar...

Dresdenli tütün işçileri; "içimizden biri mesai sırasında gülecek olsa bu ölümcül suçun bedelini 50 fenik ceza ile ödemek zorundaydı," diye anlatırlar. Ayna sırlayıcılarının çalışma koşulları hakkında profesörün biri şu ifadeyi kullanır, "Korkunç cıva zehirlenmeleri, devamlı düşük ve ölü çocuk doğumları." Baskı altındaki bu kadınların büyük bir bölümünü sınıf mücadelesi için kazanmak, Clara Zetkin'in de bildiği gibi, kolay bir iş değildir. Fakat bunu yapmak onun görevidir!"

1905 yılından itibaren eğitimini tamamlamış olan öğretmen Clara Zetkin kendisini yürekten istediği bir konuya adar: Pedagojik çalışma. Bundan böyle Eşitlik dergisi düzenli olarak iki ek çıkarır. Eklerden biri "Analarımız ve ev kadınlarımız için", diğeri de "çocuklarımız için"dir.

Clara Zetkin'in istediği, ana-babalara ve yetişmekte olanlara "Gerçek insanlığın temel ilkelerini" açıklamaktır. Çocukların eğitimi -her zaman vurguladığı gibi- ev, toplumsal düzen, ana ve babanın birlikte uyum içinde meydana getirdiği bir eser olmalıdır. Çocuğun yaradılışında ana-babanın özellikleri nasıl karışıyorsa, eğitimde de (yaradılışın ikinci bölümünde ve genellikle en önemlisinde) aynı şekilde uyum içinde birleşmelidirler ki, her iki tarafın da en iyi yanı çiçek açabilsin."

Ağustos 1907: Sosyalist kadınların ilk uluslararası toplantısına 14 ülkeden 56 delege katılır. Bu kadınlar Clara Zetkin'i uluslararası sekreterliğe seçer ve Eşitlik dergisini uluslararası yayın organı olarak belirlerler.

Ağustos 1910: İkinci uluslararası kadınlar konferansında katılımcı kadınlar, her yıl uluslararası bir kadınlar günü kutlanmasını kararlaştırır. İlk önce, mart ayındaki bu gün, kadınların seçme hakkı için propaganda yapmaya hizmet edecektir. "Yaşasın kadınların oy hakkı!" Bir yıl sonra Alman kadınlar mart ayındaki "kendi günlerinde" caddelerde bu sloganı pankartlara yazarlar. Clara Zetkin Eşitlik dergisinde bunu, "Dünyanın şimdiye kadar gördüğü, kadının eşitliği için yapılan en görkemli gösteri," diye haber verir.

Bir zamanlar konuşmacı kürsüsüne korka korka çıkan Clara Zetkin, artık birçok saflarda korkulan, uzlaşmak bilmeyen bir savaşçıdır. Onun için en büyük darbe 1908'de (bu yıldan itibaren nihayet kadınlar da partilere üye olabilecektir) yönetime seçilmemesidir. Rosa Luxemburg, Karl Liebknecht ve Fransız Mchring gibi partinin sol devrimci kanadına aittir.

Alman kadın hareketlerinde de "ılımlılara" saldırır Clara Zetkin. 1905 yılında "Anneleri Koruma Derneği"ni kuran Helene Stöcker ile arkadaş olur. Helene Stöcker evlenmeden anne olanlar için de hamileliği önleyici korunma ilaçlarının serbestçe dağıtımını ve kürtajın yasallaşmasını talep etmektedir.

Anaları Koruma Derneği, Alman kadın dernekleri birliğine kabul edilmez. Kadın hareketleri arasında, "ılımlılar" cinsel sorunlar karşısında çok çekimser davranırlar. Helene Stöcker ve Clara Zetkin bu tavrı yargılarlar. Bu iki kadının dostluğu Clara Zetkin'in ölümüne kadar sürmüştür.

Clara Zetkin 1929-1931 arasında yılın sadece bir kısmını Almanya'da geçirirken (diğer kısmını Rusya'da geçirir) kendisini sürekli ziyarete gelen nadir kişilerden biri Helene Stöcker'dir. Son ortak çalışmaları 1932'de Amsterdam'daki savaşa karşı yapılacak kongrenin ön hazırlıkları olur.

Daha 1912 yılında Clara Zetkin uluslararası sosyalistler kongresinde, Basel'de dünya kadınlarını barışın korunmasına aktif olarak katılmaya çağırmıştır. Son ana kadar Eşitlik dergisinde de yaklaşan savaş felaketine karşı savaşır. Savaşın sürdüğü 1915'te Almanya'da illegal olarak bir manifesto yayınlar: "Savaşı Bırakın!" "Vatana ihanete teşebbüs"ten tutuklanır. Serbest kalır kalmaz, savaşa karşı yasadışı mücadeleye devam eder. En ağır darbeyi yiyinceye kadar: Parti yönetimi Eşitliksin redaksiyonunu elinden alır. 60 yaşındaki Clara Zetkin yeni bir başlangıç arar.

"Her şey beni Rusya'ya çekiyor. Rusların arasında yeni vatanımı buldum, politik açıdan, insanlık açısından, onların arasında sonuna kadar çalışmak ve savaşmak istiyorum."

Bunu 1917'de Rus işçi ve köylüleri Çar'ı devirdiklerinde yazmıştır. Lenin'le uzun konuşmalar yapar ve bunları Lenin ile Anılar kitabında yayınlar. 1920'de Alman parlamentosunda yeni kurulan Komünist Parti'nin baş adayı seçilir. Komünist Enternasyonal'in kadınların çalışma hayatıyla ilgili temel esaslarını hazırlar.

Ölümünden bir yıl önce, 75 yaşındayken hâlâ Berlin'deki Alman parlamentosunun kürsüsünden faşist tehlikeye karşı hararetli bir konuşma yapmıştır.

"Konuşuyor. Tek başına bir kadın gibi değil, kendisi için büyük bir gerçeği bulmuş bir kadın gibi... Daha çok bir sınıfa ait tüm kadınların ne düşündüğünü ifade etmek için, tüm diğer kadınlar için varolan bir kadın gibi konuşuyor. Düşünceleri baskı altında tutulan bir sınıfın ortasında, düşüncesi baskıya rağmen gelişmiş bir kadın gibi konuşuyor. Binlerce ve milyonlarca kadın onunla aynı şeyi söyledikleri için, ne söylüyorsa doğru. O yarınların kadını; ya da ifade etme yürekliliğini gösterirsek: O bugünün kadını."


herkesin savaşımı yürekten adil ve gerçek olsun
8 mart dünya emekçi kadınlar günü kutlu olsun

saygılarımla: adem tok
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı :: Etiketler : 8 MART, EMEK, KADIN, CLARA ZETKİN

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Hakkımda

Her renkte gülmek..

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Rss

Kategoriler

Etiket Bulutu

simavne kadısı oğlu şeyh bedrettin tarih şahittir akdeniz yakası aydın elleri kuşlar gider bizim dede sultana bu işler duyulurda durmak olurmu! YAŞAYAN BİR ULU ÇINAR BİNBİR UMUT ÖLMEZLİK OTU VEFA bereket aşk adalet TEŞEKKÜR HAPİSHANE ÖZLEM DİRENİŞ ALİ AKTAŞ İDAM ONUR BAŞKALDIRI hasret gültekin şelpe sevgi anka mücadele 1 mayıs ayaklar ve başlar ve yarınlar ve özgürlük 1 MAYIS MEHMET AKİF DALCI İŞ EMEK TAKSİM kızıldere on'lar

Arkadaşlarım

Blogcu Yardım
Hasan Karadeniz
<_script /><_script />